Nisan 03, 2010

Yiyosa Çıkışa Gel!

Malumunuz bir anayasa değişikliği tartışması sürüp gitmekte.
Kesseler kanı akmaz, kanı aksa gıkı çıkmaz pek muhterem iktidarımız, insanhakkıperver ve özgürlük delisi bünyesiyle gözünü budaktan sakınmayan hamlesine, darbe anayasasını değiştirme konusundaki cüretine alkış beklemekte.

Fakat küçük bir detay var; konu hakkındaki tek tepkinin alkış olmasına müsade edilmekte, aksi halde "az bi kadir kıymet bilin, adamı hasta etmeyin" hezeyanıyla alkış dışı tepkiler çıkışa çağrılmakta... 
***
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, taslak ile ilgili eleştirel açıklamalarını kamuoyuyla paylaşmasının hemen akabinde, bar bar bağrılmak suretiyle çıkışa çağrıldı. Başbakan kendisine "Cübbeni çıkar öyle gel" diyerek, politik sesleniş üslubunda çığır açtı. (Gerçi bu çığrından çıkmış agresif çığır bizzat zat tarafından epey önce zaten açılmıştı, o yüzden şimdi 'bu çığırda yeni bir sayfa açtı' diyelim.) Ankara'dan alınan son bilgilere göre, Gerçeker bu davete icabet edip etmemek hususunu mütalaa etmek üzere mahalleden bir takım arkadaşına olağanüstü toplantı çağrısı yaptı. Yaptığı çağrı aradan geçen saatlere rağmen karşılık bulmayınca kırgın bir ifadeyle Yargıtay binasını terkeden Gerçeker, gazetecilerin sorularına "ulan satılmış lan bunların hepsi" demekle yetindi.
 ***
İçim burkuldu, içim burkulunca çok bilmişliğim tuttu, ben bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum:

Şimdi, bence Gerçeker çıkışa gitmemeli. Çünkü hayınlığa güç kuvvet yetmez. Hayındır, "Çıkışa gel" der kendisi gelmez adamlarını gönderir, gazozuna ilaç katar, iğfal eder, kaydeder, youtubede yayınlar filan... Gerek yok. Ha diyeceksin ki youtube yasaklı zaten, zararı yok, kimse görmez... Bok görmez. "işime gelirse-işime geldiğinde" devrinden bi nane anlamamışsın sen! Valla bu uğurda "her kim ki youtube a yasak koyar o çok cenabet bir kimsedir; TC sınırları içinde nefes alamaz, aldığı taktirde aldığı nefesi geri veremez, herhangibir suretle geri vermiş bulunursa kendi kusmuğunda boğulması zaruridir. Meğer ki tövbekar olmasın, her sezon umre ziyareti yapmak ve halifenin kutsal kıçını yalamak suretiyle nefes alma hakkını yeniden haiz olur" şeklinde bir hüküm patadanak girerer anayasa taslağına... Yaa, ne sandın saftirik, bu işler aynen böyle.

Bu arada alkış tutmak için fırsat kollayanlar "ayy ama bu kadarına diyecek söz bulamıyorum,  gözyaşlarımı zor tutuyorum inanmazsın, sen tut hem sansürü yasak et hem de sansürcünün...... Ay yok konuşamıcam ben. Ayrıcana alkışla da alamadım hızımı, gidip bi öpücem." yollu duygulara çoktan gark olmuştur. Bu fırsatçıların "biz '80'lerde ne tezgahlarından geçtik evlat" varyasyonunun, zamanında ayaklarına ayaklarına tatbik olunan falakadan mı yoksa falaka uygulamasının hiçbir hukusal metinde yer almayışından mı şikayetçi olduklarını anlayamazsınız. (Boşuna zahmete girmeyin, diyorum işte, hakkaten anlamazsınız.) Zaten bu türün bir diğer özelliği "ben hemen herkesi severim evlat" kişiliksizliğidir. Aman işte neyse, zaten hemen her cümlesi "evlat" diye biten bir türden otomatikman kıllanmak gerekir.
***

Ufaktan ufaktan sadede doğru ilerleyelim artık:
Kıç yalamak  yavşaklıktır fakat yavşağa yavşak demek yasaklanmıştır. 
Durum bu merkezdeyken bazı hıyarlar "sansürü şey etti be adamlar, öperim her yerlerini" diye alkış tutmaktadır. Beyinlerinin hangi lobu felce uğramıştır; yoksa -aman allam düşmanıma verme çok rica ederim-  lobu olan başka bir uzuvları mı laçkalaşmıştır? 
Neticede yavşaklık kanunileşmiş, yavşağa yavşak demek illegalleşmiştir ama olsun varsındır çünkü yaşasın hukuktur. Memleketindeki en birinci hukukçu çıkışa çağrılmıştır ve başına ne geleceği meçhuldür. Ama neyse ki bu çağrı da ardından zata yapılacak muamele de, bu muamelenin kaydedilmesi de, muamelenin ibret-i alem için yayınlanması da ve hatta  yayınlanacağı internet sitesi de dibine kadar hukuka uygundur. Bu arada ibret çok etkili bir demokratik taktiktir. Ayrıca göte giren şemsiye açılmamaktadır ve bu herkesin malumudur, bu bin yıllık gerçeği bilmiyorsan şemsiyeye de laf etmeyeceksindir. Ha yok ben illa laf edecem diyorsan, "ulan belki kıçta da açılır, bi el atın hele" diyerek çeşitli denemelere girişen keşif gönüllülerinin heveslerini kursakta bırakmayacaksındır. Aaaa, ayıp denen de bi'şey vardır.

Zaten yavşak demek büyük edepsizliktir. Hakaretin kralıdır, insan haklarına da çok  feci halde aykırıdır. Kabul edilemezdir, büyük ihtimal genetik bir defodur. Her kim yavşak derse bilin ki o hitlerin 3. göbek torunudur, ya da öyle bişeydir. Tez kellesi vuruladır icabında.
***

Armağan Tunaboylu; polisiye yazarı; kahramanı anti-kahraman X 3 gücünde zira kendisi bir pezevenk.
Yukarıdaki bahis bana Armağan Tunaboylu'nun 2. kitabı olan "Resim Cinayetleri"nden*, pezevenkler arası şu konuşmayı hatırlattı:

(İstanbul'da önemli bir AB toplantısı gerçekleşmektedir ve polis toplantı için çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen mühim zatların güvenliğini sağlamak adına civarda kuş uçurtmamaktadır. Bu da pezevenklerin ekmeğine mani olmaktadır. Kahramanımız Metin Çakır anlatmaktadır)

"... Peki bu Avrupalılar hep karılarını da getirmişler miydi? Aralarında bekar olan yok muydu? Neden bu gibi kişilere hizmet veremiyorduk? Geceleri parkta diğer pezevenklerle bunu konuşurduk. Biri 'ancak Salah Bey gibileri onlara karı pazarlar, bizim gibi küçük pezevenkler, toplantı salonlarına beş yıldızlı otellere sokulmaz' demişti. Yerden göğe haklıydı. 'Bizim Salah Bey'den ne eksiğimiz vardı ki? Onun kızlarının kukusu altın kaplama mıydı? Pekala biz de oralara girer kızlarımızı satarız ' demişti bir arkadaş. Ben de ona 'oğlum, bak' demiştim, 'senin yerin parkın arka tarafı, öne gelebilir misin? Gelemezsin. Gelirsen ben de seni düzerim' demiştim. O da, 'burası mahalle, burada racon var ama orası İstanbul'un göbeği, Avrupalı var. Onlar insan haklarına ve serbest piyasaya saygılılar' demişti..."

İlk okuduğumda tam olarak şöyle hissetmiştim: " 'Ben pezevengin modern, serbest piyasacı ve insan haklarına saygılı olanını öyle bir severim ki  kendimden geçerim, pezevenkliğe özenirim, herdaim geçerli de bi meslek sonuçta' diyosun yani. Hmmm... Ya hocam ya, sen o zaman baya, bildiğin dangalaksın."

***
Serbest çağrışım işte, öyle bi geldi aklıma. Sakın ha, maksat filan arama. "Akıllıyım, zehir gibiyim" ayağına saçma sapan ve antidemokratik yakıştırmalar sezersem ağzını eline veririm... Ordan konuşması kolay. Yiyosa çıkışa gel!


*Armağan Tunaboylu, Oğlak Yayınları, 2005, 342 sayfa. Oku!

Mart 28, 2010

Ofsaytınıza başlatmayın, beni de aranıza alın!

İlgilenenleri yermek için demiyorum, bir derbi sonrası oturup bu gayeyle yazı yazacak kadar deli değilim. Gayem saikim çok şahsi, kendimle ilgili bir hakikate değinip gidecem : Genelde sıcakkanlı bir insanım ama spor ile aramdaki mesafeyi hep korudum. Ne aktif ne pasif ,bi türlü bir samimiyet kuramadım. İşin aslı çok da denemedim, az denedim.

Netice itibariyle aramız açık spor kardeşimle, küslük yok ama resmiyiz birbirimize karşı.

Lise yıllarında kızların dibi düşerken, okulun basketbol takımındaki genç irilerine bi gram ilgi bile duyamadım. Spora ve sporcuya karşıyım diyemem ama onlar olmasa da bal gibi yaşarım.

Hatırladığım bir can ciğer dönemimiz şu: Sanırım 4-5 yaşlarındaydım... Üzerinde bir harita, ortasında da bir futbol topu olan bir çift çorabım ve pembe bir tişörtüm vardı. Babam tişörtümdeki haritanın Meksika haritası olduğunu söylemişti, ben de MeksikaSpor’u tutmaya başlamıştım. Öyle bir takım olmadığını da, bir arkadaşımın Meksikaspor taraftarlığımla “yok Meksika İdman Yurdu, ehe ehe” diye dalga geçmesi üzerine, üniversite 3. sınıfta öğrendim. Sonra da yukarda bahsettiğim mesafe hepten açıldı.

Genel olarak sporla bu mesafede seyreden ilişkim, futbol sporu başlığında özel bir  hal aldı. Futbol sporu piyasanın göbeğindeki konumu nedeniyle, az biraz aklım ermeye başlayınca, beni büsbütün kaybetti. İçeriğini çok bilemesem de, genel politik duruşumla günümüzdeki varoluşuna fevkalede karşı gelebilirdim, ayrıca taraftarlık nedir tatmamıştım, bol keseden atardım. Yaptım. Hala da bu bağlamda çok acaip polemik yaparım.

Gün geldi, iş kapitalizm çağında endüstriyel futbol olgusundan çıktı... "Lig maçları" başlığı altında bildiğin bir gündelik yaşam olayı halini aldı… Bu noktada işler birbirine girdi, benim yarım aklım karıştı...
... 
İşte bu noktada kendimi bir MeksikaSpor taraftarı kadar yalnız hissediyorum.
....
Bir iki yıl öncesine kadar  bir futbol takımı kaç kişiden müteşekkildir bilmezken bir anda kendimi sarı lacivertli twiggy terliklerle buldum. Evlilik biraz da böyle birşeydi, sen beyinin tuttuğu takıma holigandın, o senin dediğin  partiye oy verirdi… Benim ruhum oldum olası taraftar olmaya yatkın olduğundan, içinde bulunduğum bu duruma çarçabuk ayak uydurdum. Ayak uydurmayı bırak "fenerlinin kralı benim" mertebesine kararlı adımlarla 1, bilemedin 2 günde erdim. Öyle ki “kill for you” ekibinden birilerine bi gün “baarsanıza len, fener marşı çalıyor burda kansızlar” diye böğürdüm. 

Gel gör ki yılların açığını kapatmak zordu, hadisenin en temel gerçeklerine dair bile bir fikrim yoktu. Kaleci hep kalede mi dururdu, ofsayt istemsiz bir kas hareketi miydi, rakibi kendi ceza sahasına hapsetmek yargısız infaza girmez miydi, Rıdvan BAĞKUR emeklisi miydi?

Meseleyi teknik detaylardan kurtardığımızda elbette bildiğim bir iki şey vardı. Örneğin, emindim, Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki çekişme en az bir on yıla sari idi… Neden öyleydi, onu da bildiğimi sanıyorum: Bence bu ezeli rekabet aslen iki takımın sarı rengi paylaşamamasından ileri gelmekteydi. Sarı renk de bir şeye benzeseydi…
 ...

"Derbi" lafı artık benim için bir jilet markasından öte anlamlar ifade ediyor. Kelimeyi bu anlamıyla cümle içinde bile kullanabiliyorum: Keza bakın şimdi yapıyorum: Bugün Galatasaray-Fenerbahçe derbisi vardı. Fener "deplasman"daydı, Arda sakattı ama oynayacaktı fakat Emre "sakatlığı nedeniyle sahalardan bu maç da uzak kalacak"tı, Beşiktaş "maç fazlası"yla liderin bi altıydı, GS şeytanın bacaanı kıracak mıydı, babam böyle pasta yapmayı nerden öğrenmişti…

Herşeyi biliyordum, dileyene ofsayt nanesini kendi pozisyonumu yaratarak tatbik edebilirdim. Sırtıma gelen su şişelerini profesyonelce etkisizleştirir, topu ağlara gönderebilirdim...

Ama olmadı... Hiç şans verilmedi bana. Çok dışlandım.

Bir GS, bir BJK ve benimle birlikte iki FB taraftarı derbiyi izlemek üzere bizim evde toplanıldı. “Sonradan olan” bi bendim sanırım ama bu gayretimi takdir eden bir insan evladı olmadı. Çok kırgınım.

Derbi süresince parçaladım durdum kendimi, konuyla ilgili bildiğim her kelimeyi uygun anda kullandım, zerrece kabul görmedim.

Doğruya doğru, Sabri’yi boğasım var; çok çamur, pis, sinsi ve rolcü bence. “Kim saldı seni lan bizim ceza sahamızın içine, defol git” dedim bir ara, bi alkış bişi bekliyorum, kimse çıt çıkarmadı. GS’li zata serzenmiyorum, hadi tamam da, BJK’li arkadaş ve kocam olacak FB’li şahıs bence bir takdir belirtisi gösterebilirdi. Hadi hiç olmadı, bence sırf GS arkadaşı kıl etmek için bile, destekleyici bir "kıs kıs gülüş" allahın emriydi.

Sonra bi ara FB oyuncu değiştirecek, kameralar oyuna girecek dümbülde sabitlendi, şahsı tanımıyorum ve bence çok tipi bozuk bişeydi, “Daum’da da hiç kafa yok, bu çirkini ben olsam almam oyuna” dedim; topluca bir iç çekildi.

Arada Guiza bi yattı yuvarlandı, “uf be bi sakatlan da bari bi naneye yara” dedim, “yaa bana bir bira getirebilir misin” denilerek uzaklaştırıldım.

Sonra bi baktım, yedek kulübesinde Arda denilen pigme söylenip duruyor el kol sallaya sallaya, çok şımarık bir insan o bence, o ara eli dikkatimi çekti “aa alyans mı var onun parmağında!” demiş bulundum. Yemin ederim herkes duydu ama duymaza gelindim zımni bir anlaşma ile.

FB 70. dakikada Selçuk ile golü bulunca (ben golü göremedim, ali de GS’li bi misafirimiz var diye heralde sevinçten evi yıkamadı, mevzuyu geç farkettim bu yüzden) baktım Selçuk’un suratta “o neydi lan” der gibi bir hayret, “aha, o da hesap edemedi hareketin sonunu ha ben diyim” dedim. O noktada hepten bittim sanırım.

Sonra GS beyhude beraberlik golünü bekledi durdu... Milli piyango sanki. Kendi evinde tabi mağlup olursun bu kadercilikle he heyyyyt! (Bunları demedim. Rencide olmuştum toplum içinde, içimden konuştum.)

Arkadaşlar giderken son bir gayret “Erman Toroğlu Fatih Altaylı’ya nasıl laf koymuş ya ‘eski kabzımalım hıyardan anlarım’ demiş, ne adam ya, ehe hehe, hep okuyorum ben öyle sipor sayfası falan, ordan biliyorum” dedim. Meğer Erman malı o lafı hıncal uluca etmiş… Haddimi bilemedim, bok yedim... Kimseleri inandıramadım.

Çok dışlandım…
***
Bütün bu yaşananlar bir tek şeyi bir kez daha doğruluyor ki: Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Arda pigme, Gökhan Ünal tipsiz, Selçuk at hırsızı ve Sabri de iğrenç bir insan… Yalan mı?

Adamların derdi başka... “Biz erkekler çok farklıyız, çok aklı açık ve bir o kadar da analitik bir cinsiz; futbol nanesindeki derin mananın, kusursuz taktiğin idrakına ancak biz erkeklerin sahip olabileceği bu dahiyane akıl varır! Ofsaytı oce rengi sanıyorsun bıt bıt konuşuyorsun, bi git! Ne seni dinlerim ne de ne dediğini iplerim” tavrı bu, yoksa hepimiz biliyoruz ki ben haklıyım. Şimdi ben aynı ortamda “ali şampiyon bence, bu ligdi migdi hikaye hepsi, yani benim bizzat kendi şahsi fikrimce” desem on numara olurdum. Bana hak vermek için sıraya girerlerdi. Futbolla ilgili konuştum ya, cadı oldum.

***

90'' standart koşturma, 5'' uzatma ve Cüneyt Çakır karşılaşmadaki son düdüğünü çaldı. Dev derbinin galibi Fenerbahçe oldu..

Mart 25, 2010

"Büyük Kardeş" diye bir şey yoktur.

Annemlerin aramıza bu kadar yıl sokmasının mecburiyetten ileri geldiğini yıllar sonra öğrendim. Belki mevzu üzerine düşünsem hikayeyi çözerdim de ben yavrulamanın leyleklerle telepatik bir ilişki neticesi gerçekleştiği yolunda sarsılmaz bir inanca sahiptim. E sarsıldı normal olaraktan bi vakit, sarsılması gerekirdi zaten de bendeki  "ulan bi numara var diyorum lan ben de kaç saatir..." ayması gecikmeli gerçekleşti.

Serde asilik olsa da bir yanım sarmalanma isteğiyle dopdolu bir kedi yavrusu. Herdaim sıcak bir soba arkası, yatağına işesem de beni sütsüz bırakmayacak mutlak bir gönül bağı, bitlensem de tiksinmeyecek bir iki insan evladı şart bünyeme. Bu ne zamandır böyle bilemeyeceğim, sanırım böyle doğdum. Beni bu mutlaklıkla kabullendiğini düşündüğüm insan evlatlarına vefa borcumu da söyledikleri herşeye tartışmasız inanmakla ödedim. 

İlk bebeden yaklaşık on yıl sonra güç bela üretilebilen bir bünyede bu tür arazlar olması şaşırtıcı değil gibime geliyor şimdi. Habersiz misafire evde ne varsa onlarla yapılan çok zahmetli ama içine şehriye niyetine çubuk makarna kavrulup konmuş boynu bükük bir pilavım gibi sanki...

Tamam dramı geçtim. Sebeb-i ziyaretimle de zerrece ilgili değil zaten fakat baktım ortam pek müsait bir iki döktüreyim dedim; evet pislik bir şey bence de, derhal tasvip etmedim.
 ***
Anne ve babamın aramıza yıllar dizmiş olması, bendeki bünyede çeşitli arazlara yol açtığı kadar yine bu nedenle bendeki arızalı beyin "ehe, bitlensem de sever ki o beni, bu durumda ben de onun her dediğine inanır saygıda kusur etmem" yollu ilk algılamasına seninle nail oldu. Büyüğümdün son tahlilde ve bizim oralarda o vakitler "büyük kardeş" diyen birine iyi gözle bakılmaz kendisi hakkında "zengin piçi" yollu dedikodular alınır yürütülürdü; filmlerde geçerse eni konu dalga geçilir ve akabinde esefle kınanırdı,"büyük kardeş" olur muydu, kardeş dediğin bir iki boy küçük olanın adıydı. Son tahlilde sen benim büyüğümdün.

"çenen mayasıllansın e mi" yi hakedecek bir çocuktum, kabul. Ben abuk sabuk konuştukça anneme "aman duyma duyma" diyen fikriye teyzenin suratındaki et benlerini bir bir yolmak istiyordum ama annemle arama girdiği içindi bu zavallı şiddet hayalim.

Genelde şiddet düşkünü bir çocuk değildim, biliyorsun. Konuşkandım evet, ya da tamam hadi gevezeydim,  öyle diyelim. Ve hatta konuşmadan geçirdiğim her beş dakika karşılığında bana para teklif etmene de tamam. El kadar bebeyi rüşvetle terbiye etme girişimlerin hoş değildi ama sen de ergenliğinin en bir dibindeydin, hoşgörüyorum. Zaten bu "ya senle mi uğraşacam bi git başımdan " tavrın beni rüşvetçi de yapmadı, zararı yok.

Fakat ben "bişe dese de inansam, hiç sorgulamasam, ya da en iyisi tapsam" diye melül melül ağzının içine bakarken "ba ba bak konuştukça çenen uzuyor" demen ve bu iddianı kanıtlamak için 15 kiloluk kemikyoğun bedenimde 10 kilo çeken sivri çenemi göğüs kafesime değdirmemi salık vermen hiç hoş değildi. Bana bunu yaptırdıktan sonra, ben gepettodan evlatlık alınmış besleme ayarında zırıl zırıl ağlarken senin kıkır kıkır kıkırdaman ve "bak dedim ben ama, sus biraz , kısalır belki zamanla" diyerek masum korkularımı zerrece adam yerine koymayışın neredeyse caniceydi. Çok konuşanın çenesinin uzayıp uzayamayacağı konusunu bir daha hiç düşünmedim, zira bu kesindi. Kar beyazdı deniz maviydi ve çok konuşursan çenen uzardı. Mazallahtı, allah kimselere vermeyeydi.

İlkokul bilmemkaçıncı sınıfta konu açıldı da öyle öğrendim olayın aslını. Epey bi direnmişimdir kesin "ya bi git manyak cahil cahil konuşma, uzuyor işte ablamdan iyi mi bilecen" diye. 

"Rezil ettin beni ele güne, bütün psikolojimle oynadın, tarumar ettin yarım aklımı, bak kaç yaşına geldim kendime gelemiyorum." derdim ama...

18'imde evlensem 5 yaşında çocuğumun olacağı yaştaydım. Ortaköydeydik. Her nedense denize bakıyorduk ki bu eylemi o zaman da çok anlamsız buluyordum, ortama ayak uyduruyordum. Bir arkadaşımın "deniz hangi yönde acaba?" diye sorması üzerine tereddütsüz "kuzey" dedim. Şaşırmıştım çünkü zat erkekti, -kadınların yer yön duygusu yoktur anırmasının sınırları dışındaydı- yıldız gezegen uzay muzay meraklı bi tipti, yıldızdan yön çıkarırdı ve denizin hangi yönde olduğunu bilmiyordu. E artık yuhtu, bıraksındı uzay muzay önce bi pusula alsındı... O da şaşırmıştı çünkü beni oradan tek başıma salsalar Beşiktaşa diye başlar Ankara-İzmir Karayolunun 50. km'sinde ortaya çıkabilirdim, benzer şeyler yapmışlığım vardı... Ama  artık bunda  da bilemeyecek ne vardı? Hayat Bilgisi dersinde, taptığım insanlardan biri olan örtmenim yönleri anlatırken yüzümüzü denize dönmemizi, na işte oranın kuzey olduğunu ve ona göre yönümüzü kolayca tayin edebileceğimizi söylemişti. Derhal denemiştim, yüzümü denize dönünce, evet ya, arkam güneydi, solum batı ve sağım da doğuydu... Demek ki deniz kuzeydeydi. Bunu bilemeycek ne vardı? Anlattım ben de cahillere ,dedim "işte çok açık, deniz kuzeyde..." 

"Ama Ortaköy Karadeniz'de değilmiş"miş... Denizin kuzeyde olması bir şarta mı bağlıydı yani? Peki ya benim inançlarım ne olacaktı? Siz benim örtmenimden iyi mi bileceksinizdi? Hayat ne kadar acımasızdı, atsa mıydım kendimi nerde olduğu belli olmayan şu kişiliksiz denize?
***
Neyse ki bir mutlak bilgiye ulaştım neticede. Mutlak olsun bizden olsun: "Rezil ettin beni ele güne, komple oynadın psikolojilerimle, tarumar ettin yarım aklımı, bak kaç yaşına geldim kendime gelemiyorum." diyemiyorum sana çünkü benim fabrika çıkış ayarlarım böyle. Sen bi ayar çektiysen şayet o kesin iyi bir şeydir. Neticede büyüğümsün, saygım sonsuz ama sevgim o saygıyı odunla kovalar. 
Ayrıca bitlensem bile sen kesin tiksinmezsin. Yatağına işesem de seversin. 

Küçükken odana işiyordum zaten, halının altına. Bak bu tuhaf ama di mi? Yoksa sen benim psikolojilerimle oynadın mı sahi?