Eylül 11, 2011

Deli, dedi: ... -5-

Yanıma oturdu. Bunu garipsemeyi aklıma dahi getirmedim, başka boş yer yoktu. Şunu garipsemeyi akıl ettim; dimdirek bana bakıyordu ve sanki bunu yaparken gözlerini değil de dilini kullanıyordu. Organların asli görevleri dışındaki etkinlikleri tedirgin edicidir. Birinin sizi gözleriyle soymasının elleriyle soymasından yahut vakadaki gibi size diliyle bakmasının gözüyle bakmasından daha ürkütücü olduğu açıktır. İşte bu yüzden bazı bakışlar vardır ki bakmayı kesse de bi kelam etse dersiniz. Ben de tam olarak bunu yeğliyordum ki konuştu:
"Bazen bazı şeyler cidden garip. Hayli ve cidden, garip. Ayçiçeğinin, çekirdeğindeki selenyum maddesinden zerrece haberinin olmaması mesela, çok garip. Nerdeyse hamile bir kadının ilk üç ay hortum gibi kusması kadar garip. Hamile değilim ve bazen bazı şeyler hamile olmamamdan daha garip" dedi.
Hepsini bir çırpıda dedi.
Erkekti.
Bazen bazı şeyler cidden garipti. Bir dizi bakıştan, seri saçmalarla konuşulmasını yeğleyecek kadar tedirgin olmak hakikaten garipti. Yahut garibanlığa yakın bir talihsizlik haliydi. Malum ki bakılmaktan ölen görülmemişti fakat bu konuşma az daha devam ederse beni öldürebilirdi. İsabetsiz tercihlerim benim tarihimdi ve tarih en azından kişisel bazımda tekerrürden ibaretti. Gerçi baz benimdi, kime neydi ama neyi yeğleyeceğim konusunda aşırı bir başarısızlık sergilediğim kesindi. "Sergilemek" de amma müstehcen bi fiildi. Böyle şeyler düşünüyordum. Belli ki düşünürken dur kalkla kalkmış midemi kullanıyordum. Buna rağmen o anda hangi organın neyi yanlış yaptığı konusunda onunla yarışamazdım. Az önce diliyle bakan o değilmiş gibi bu kez de diliyle nişan alıyordu. Çünkü işte aynı mesele, tetiği çeken parmaksa sorun yok da dilin parmak gibi davranması sersemletiyordu. Sersemletiyor. Sersemletir.
"Sersem seni" dedi.
"Sersem" dedi. "Bu kez bir hikaye yok, sadece sarhoşum."
Öyle dedi.

Temmuz 15, 2011

Deli, dedi: ... -4-

Sonra işte kapı çaldı. Duymazlıktan gelmenin imkanı yoktu, zilin sesi açtırıcı ölçüde tırmalayıcıydı. Hala da öyle, gelirseniz kayıtsız kalamam. Neyse, açtım. "Çayın var mı" dedi ki yoktu. Yani vardı da kuruydu. Alım gücü endeks şeysine gelmediği de kesindi, niyeti belliydi; durumun idrakındaydım ve haliyle, kuru çayı vardan saymadım. Çay var demedim. Yok da demedim. Bira vardı, desem tam sırasıydı, ıslak ve gazlıydı.
Öyle dedim.
Eyvallahı hazırdı.
Girdi.
Oturdu. "Aç bi bira" dedi. Hakkı vardı, kapıdan sonra bi biranın lafı olmazdı; açtım.
"Ne bu hüzün yüzündeki" dedi. Soru o kadar zeminsiz ve zamansızdı ki, böyle durumlarda en münasip tavır cevap vermektir. Verdim. "Safra kesesi" dedim. Sonra düşündüm, keşke rüşeym deseydim, daha güzeldi. Serbülent de iyi olurdu esasen, demesi çok şenlikli. Ama bilirsiniz, tanımadığınız insanlarla bir anda sıkı fıkı olmak doğru olmaz ve gevezelik etmek sıkı fıkılık gibi birşeydir. Ben de fazla ses etmedim. O arada, yani sıkı fıkılık müessesesini düşünürken aklıma "fıkıh" geldi; allam ne kadar genizliydi...Karşıma çıkan ilk zeminsiz ve zamansız soruya bu cevabı vermeye karar verdim.
"Ne bu hüzün yüzündeki" diye tekrar etti. Sanırım tanımadığı insanlarla münasebet konusunda benimle aynı fikirde değildi.
"Hüznü yüzüme kitlemek isterdim, oysa aklı olan heryerim acıyor benim" dedi. Evet, deliydi.Bilirsiniz işte, aklı akıp heryerine nüfus etmişti.

"Aklı olan heryerim acıyor benim" dedi.

Haziran 17, 2011

Düşük

Oldukça epey süredir yazmıyorum. Elden ayaktan düştüm. Bu gidişle gözden de düşerim, net. Gerçi göze girebildiğim de şüpheli. Esasında girilen yerden ancak çıkılabilir, oysa gözden çıkılmıyor. Gerçi gözden çıkarma diye bi olay var fakat bunun konuyla ilgisi yok. Sanırım konu da olmadığından bu bir sıkıntı yaratmayacak.
Göze girmek bana hep şemsiyeyi hatırlatıyor ve yağmurlu havaları hiç sevmiyorum.
Elden düşme bir yazı olacak gibi, en iyisi size okuduğum kitaplardan bahsedeyim: Kapak karton, içi mis gibi samanlı kağıt. Genel olarak böyle.
Böyle yani.