Ağustos 05, 2013

Durmak.

Çok toplu acılar var. Şişman ve topluca çekilen acılardan bahsediyorum. Acıların hacmine ilişkin yeni fikirlerimiz, obez hislerimiz oldu; yeni tanıştık. Başkaldırmanın hudutsuzluğuyla da... Bilinen tüm ölçü birimlerini geride bıraktık mayıstır...

Bunlar olurken...

....

Basitlikler hep olacak. Oluyor... İnsan, kendini tümüyle kapsayan zamanlarda bile hiç de kapsayıcı olmayan bi-iki duyguya değiyor. Değilmiyor değil. Değiliyor. Utanarak da olsa... Çünkü utanmak, olan olduktan sonra ortaya çıkıyor. Engelleyici bir duygu değil. Keşke öyle bir duygu olsa...

...

Ha bi de insan neresinden başlasa bilemiyor.

Duruyor.

....



Epeyce durdum öyle... Yine ağzım yüzüm yara içinde. Sanırım bende yürek hiç olmaması gerek bi yerde. Kalbinizin tam olarak nerde bulunduğunu öğrenmeyi, inanın bana, dilemezdiniz. Bense hep bişeyler dilerim ve genellikle olmazlar. Bazı genellemelere insan alışamıyor.

Ne kadar durduğumu hatırlamıyorum. Zaman sağımdan solumdan aksın; öyle ya da böyle geçsin istiyordum. Geçiyor da, çok şükür; fakat bu durumda saat aleti bir ölçer olmuyor. Tek bildiğim uyusaydım daha çabuk geçeceğiydi ve siz de bilirsiniz ki, bazı bilgiler bi boka yaramıyor. İnsan durmak istemeyegörsün; gözkapakları dahil hiçbir güç onu durduramıyor.

Kafamı buzluğa sokarak zihnimi de durdurmayı denedim. Sürpriz yok, olmadı. Zihin denilen namussuz her santigratta çalışıyor:
"Senin genel karakterin mutsuzluk" demişti, hatırlıyordum. Lanet olsun, haklı olma ihtimalinden çok korkuyordum. Korkmadan duramıyordum. İnsan korkmaya başlayınca durmak bilmiyor, dostum.

Onun yanında korkmuyordum. Bir boka yaradı mı diye sorarsanız, hayır. Bana sağladığı korkusuzluk beni onun yanında tutamadı. Duramadım. Çünkü insanı korku durdurur. Demek eksiğim buydu. Demek istediğim de bu.

Sonra işte durdum öyle... Ağzım yüzüm yara içinde. Mıhlandım olduğum yere. Olduğum yer bir şahane sayılmaz ama duruyor olmak iyi. Korkudan kımıldayamamak, beklemekten yerinde duramamaktan daha az riskli.

Bu ağız yüzle risk alamayacağım belli değil mi?

Biraz uyusam iyi gelir mi?

Haziran 17, 2013

Nisan 13, 2013

Değil mi.

Herşeyin birbirine girdiği bir herşey düşünün. Sanki şey gibi; sanki o herşey çok renkli bir kaşkolda haroşa örgü. Üstelik o kaşkol hem kışın var, hem de yazın. Kavurucu sıcakta boynunuza dolalı yün bir kaşkol düşünebiliyor musunuz? Düşünün. Yeri gelmişken "zamansızlığı" düşünün. Sonra da zamanı; verili anı. 

Terledinizmi?

Terleyen birini biliyorum. Bütün bunları okurken beni anladığını biliyorum. Bende ne kadar ısınıyorsa beden, o da o kadar terler. Neyse...

Azdan seçmeli duygularım var. Onu bile seçemiyorum. Anlamak istiyor musunuz? O halde çaresizlikten bahsedelim. Hatta daha beter bir hal düşünelim. Düşünebiliyor musunuz?

Anlıyorum, kolay değil.

Madem öyle, çaresizliği düşünelim. Sanki şey gibi, sol şakağınıza dayamışlar namluyu, "ya o ya o" diyor birileri. Fakat hal o hal ki; duygularınızdan herhangibirni seçebilemiyormuşsunuzcasına. Demesi bile zor. Demeyin bile. Demek nasip olmasın.

Diyemiyorum işte ben de, sırf bu nedenle. Ve bu yalan. Diyemediğim doğru, "sırf bu nedenle"si uydurma. Dedirtiyorum. Desin birileri. Yaşamak zaten güç; yaşamak bana düştüyse yazması başkasına düşsün. Buracıkta adalet edinelim, böylelikle edinelim, edinelim.

O terleyen ilk sözü etsin. Sonuçta yaşadığınızı diyememeyi, sanırım, anlıyorsunuz. Kibrinizden bazınız, bazınız utancından. O ya da bu nedenle, yaşayıp da diyemediklerimizden kurulu olmalı hayatın bir boyutu. Dil bu kadar da "herşey" olmamalı. 
Dile gelmeyenler, dile gelememeleriyle tezat, bir gerçeği içeriyor olmalı.

Değil mi?




Nisan 06, 2013

Nasılsa hiç anlayamayacağız.

"Üzülecek birşey yok" diyorum, yalan olduğunu bilerek. Yalanlar o kadar gerekli ki gerçeği ciddiye alan insanlar varken. Yalanı icat edebilmiş insanoğlunun gerçek karşısında çuvallaması sizce de tuhaf değil mi?

İnsanoğlu onu tanıyorum ve üzüleceği çok şey var aslında, biliyorum. Düşünmemek yok etmiyor, bunu da biliyorum. Ama düşünmesin istiyorum, üzülmesin artık. Çünkü üzülmesi pahalıya patlıyor; kayboluyor onda kaybolmasını istemeyeceğiniz bir sürü şey. Duman oluyor, o bile kokusuz.

"Amma hislisin lan, az bi sakinleş" diye devam ediyorum. Bunu kaldıramaz. Hisli olduğunun söylenmesinden hoşlanmaz. Gülüyor. Ağlasa daha iyi; o şekil gülüyor.

"Sanki" diyor, "sanki kalbim bir tüp silikonla doldurulmuş gibi. Hissettiğim herşey saydam bir dolgu maddesi. Homojen, renksiz ve manasız. Isı alınca eriyip sıvılaşıyor ve sidikle birlikte vücudumu terkediyor. Yerine konmaz diye düşünüyorum her seferinde ama bu meret tüm nalburlarda satılıyor. Sonra işte, yine aynı döngü... Her keresinde aptal aptal bir sürpriz olursa diye umduğun ve fakat, hep sürprizsiz, hep o bildik son. Sürprizlerin gerçek olmadığını bilerek sürpriz beklemek... İnsanı bilmek, yine de insanlık dilemek... İşte deneyimli bir çocuk olmanın diyeti. Asla yetişkin olamayacağım. Yetişemeyeceğim. Erken mi ölürüm bilmiyorum ama en fazla ergenken öleceğim."

Ölmekten bahsettiğini hiç duymamıştım. Ya da herhangibir duygusunu ölümle tanımladığını. Kahretsin, çok üzülüyor. İçerdiği öfkeden daha fazla bir umudu kesiş içeriyor hüznü. Bir insanın ölene kadar herhangibir durumda bulunacağına ikna olmuş olması sizce de dikkate değer değil mi? Öfkelense keşke. Neden kızamıyor?

Abi, defolsun gitsin afedersin, ne hali varsa görsün diyecek oluyorum. Olmuyor. Olmaz ki. İnsan kaçırdığı belediye otobüsünün arkasından bile böyle konuşamıyor. Ondaki keder bende saçmalama yaratıyor. Genelde soğukkanlı biriyimdir fakat elim ayağıma dolaşıyor. Dilim konuşamıyor. Beynim de susuyor. Çünkü ben onun gibi biri değilim. O, hissederek yaşıyor; bense yaşadığımın çok azını hissediyorum. O en fazla hissederek yaşayan biri kadar güçlü, bense... Beni boşverelim, olur mu? Bu onun hüznü.

Onu da boşverelim:
Nasılsa hiç anlayamayacağız.

Mart 20, 2013

Hela.

Çişini yapan bir kadın var... O kadar işiyor ki ağlıyor olduğu akla gelmez.
İlk bakışta gelmiyor da.
Klozette ağlaması onu hakikatsiz kılmıyor, doğruya doğru: bulunduğu yerin hakkını veriyor. Aynı anda bir helanın hakettiği kadar işiyor.

Ama demek ki derdi var ve işerken dahi üzülmekten kendini alamıyor. O kadar ki helalar ağlamak için var sanıyoruz. Göz göre göre yanılıyoruz. Çünkü biliyoruz ki helalar ağlamak için yok. Ontolojik yanılgılar anamızı belliyor. Bellesin.

Kendine geldiğini sandığımız bir nokta var ya, hayır, kendine gelmiyor. Aynaya bakıyor ve baktıkça üzülüyor. Helada işemek, aynaya bakmaktan daha normal. Mekanların gerektirdiğinin uzağına düştükçe acı katlanıyor. Helada ağlamak, ağladığınızdan iki kat fazla kahır içeriyor. En az.

Ocak 10, 2013

Uyku.



Uykumu almak bana iyi geliyordu. Gerçek şu ki; uykumu ona vermek bana daha iyi geliyordu.


“O halde uyumayalım. Rüyaların garantisi yok.”

Ocak 04, 2013

Kalbi Büyüyen Kadın.

Bugün size biraz kalbi büyüyen kadından bahsetmek istiyorum.  Oysa biliyorum, siz duyamayacaksınız; kalbi büyüyen kadınlardan bahsedildiğinde duymamak istenir genelde. Fakat ben bugün, içtiğim sigaralar yüzünden ciğerlerim götümden çıkmak üzere olduğu için konuşamayacağım. Duyamıyorsanız bundan.

Bu kadın, kalbi büyük bir kadın değil. Yani her insan evladı kadar bir kalp sahibi, ihtiyacı kadar. En azından başlangıçta öyle. Sonra olaylar gelişiyor ve şu kahrolası dünyaya sıfır etkisi olan bi ton olay varken bizim bahsedeceğimiz olaylar kadının kalbinin büyümesine neden oluyor. Anladığınız üzere bir kör talih durumu var. Öyle ki talihin sağır olmasını tercih edeceğiz. Çünkü bu şekilde talihle "vurdumduymaz" diyerek dalga geçebiliriz. Kalbi büyüyen insanların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir bu.

Kadının kalbi, büyüyerek tüm göğsüne yayılıyor. Coğrafi haritada bir Kıbrıs düşünün. İşte o hali alıyor. Bağlantısız. Yatay. Büyük. Çünkü neye ölçeklersek ölçekleyelim bir Kıbrıs kadar yer kaplamamalı insanda kalp. Anatomi denen bir şey var.

Şimdi bir de verili anda yanyana gelemeyecek duyguları  düşünün. Küçük kalbiniz pır pır ederken dayınızın ölüm haberini almak gibi örneğin. O acıyla birlikte ertesi günkü buluşmada giyeceğiniz gömleğin derdine düşmedeki tatlılığı düşünün. Bu tatlılıkta tattığınız afallamayı... Ben evvelinden düşündüm. Sıkıntı hep. Böylesi hallerde normal insanları "utanç" kurtarıyor. Çok sefilce. Fakat gerçek. Bu kadar hüzünle bu kadar heyecanı yanyana koyabilecek bir genişliğe ihtiyaç duyuyor insan. İnsan genelde ihtiyacı olanı bulamıyor. Bu yüzden insan bulduklarıyla değil, çoğu zaman kurtulduklarıyla yaşıyor. Kurtulmak için de bir duygudan utanıyor. Acıdan utanmak olmuyor, tatlıdan utanarak yaşıyor. Utanmak, başa çıkabilmenin bir yolu. Kalbi büyüyen kadın başa çıkamıyor.

Utanıyorsanız yaşamanın bir yolunu buldunuz. Dolayısıyla kalbi büyüyen kadın için kiminiz "arsız" diye düşüneceksiniz. Bir kısmınızsa sadece "insan" olduğunu... İnsan olduğunu düşünenler uzun yaşamayacak. İnsanlık uzun yaşamayı içermiyor.

Size biraz kalbi büyüyen kadından bahsettim.

Kasım 17, 2012

Mutfak.

Onunla hep mutfakta vedalaşırdık. Yani özellikle... Kapı önü vedalaşmaları hep ayrılık anlamına gelirdi çünkü. Mutfakta vedalaşarak ayrılmamış gibi yapardık. Düpedüz ayrılırdık tabi ama bunun öyle gibi görünmesini ikimiz de istemezdik. Bir insanla aynı anda aynı şeyi istememek özel bir... mmm ne bileyim, özel birşeydir.

Genelde epey alakasız şeylerden konuşurduk. Yani o konuşurdu. Ben onunla ilgili çok düşündüğümden konuşursam bilinçaltımı kaçırırım diye çekinir, susardım. Aramızdaki bağın bu son derece alakasız konuşmalarla gizlendiğine ve tam olarak o kadar var olduğuna inanırdım.

Bazen de öylece susardık. Ben onunla konuşurken, o kadar alakasız şeylerden bahsedemeyecek kadar acemi bir fok balığıydım, ağzım açık öyle... Ağzı açık ama konuşamayan... Susardık işte bu yüzden. Sonra ben "kahve içer misin?" diye sorardım. Susamışsak eğer? Susamış olabilirdik.

Bir iki kelam etmişliğim olmuştur, hep beni beğensin diye. Başaramazdım da... O kadar düşünürseniz düşlediğiniz gibi konuşamazsınız. Saçmalarsınız. Saçmalardım. Saçmaladığımdaysa ya bu kez mutfakta ayrılmazsak diye korkardım. Belki sadece ayrılsak durum farklı olurdu ama mutfakta ayrılmazsak dünyam kararırdı. Ayrılacaksak, ki muhakkaktı, ayrılık gibi olmamasının tek yolu mutfaktı. Beni kapı önünde bırakmasına dayanamazdım. Ha keza hep mutfakta ayrıldık. Ayrıldık, ama mutfakta... Buna ayrılık denilemeyeceğini artık hepimiz biliyoruz.

Buluşmalarımız da kapı önünde olmazdı. Gelmelerinin hiçbirinde kapının önünde bulunmadım, denk gelmedi. Antrede cafcaflı kavuşmalar yaşayamadık. Kavuşmalara mekan uyduramadık. O geldiğinde ben nerdeysem orda...  Bu, mecburiyet gereği; geldiğinde kıpırdayamazdım çünkü. Olduğum yerde kalmak, geldiği anın kendisini o esnada donduracak gibi gelirdi belki. Belki son derece uyduruk bir nedeni vardı hormonla filan açıklanabilecek, umrumda bile değildi.

Evvelinde herhangibir duygum yoktu fakat kapı önlerini sevmiyorum artık. Hep bir yokluğu çağrıştırıyor, bir olamamışlığı... Bir insanla aynı olamamışlığın ayrı parçaları olmak bir insanla birşeyin eşit parçası olmaktan daha ortaklaştırıcı olabilir. Buna inanıyorum ben. Bir "din"mişcesine; inanıyorum. Belki de sadece iki yıl sonra "böyle şeylere inanmışlığım var" demek için fakat inanıyorum şu vakit.

Sonra işte öyle, mutfak.
Ayrılmak istemeyenlerin veda mekanları olarak...
Ayrılmak istememenin birlikte olmaya yetmediğini bilerek, illa ki mutfak.

Kasım 13, 2012

Kopuşma.

"Benim seni sevmem kolay da senin birini sevmen çok zor" demiştin. Bir cevabım vardı fakat vermemiştim. "Saçmalama" denecek kadar samimi değildik henüz ve ben saçmalayan birine bunu kibarca ifade etmenin yolunu bilmiyordum. Susmuştum. Vay canına, gram kabalık için tonla uzaktık ve ben seni seviyordum.
Sonra seni haksız çıkardım ve amacım bu bile değilken ikiyle çarptım. Seni sevdim. Sonra tuttum başka birini sevdim. Al sana çarpan etkisi... Sonra hiç de nazik olmayan bir biçimde seni terk ettim. Nezaket kurallarını esgeçecek kadar samimiydik ve biraz kabalık için yeterince yakın... Ayrıca gerçek şu ki, terk etmek nazikçe yapıldığında da terk edilmek dışında bir sonuç doğurmaz. Terkedileninse kabalığa üzülecek hali kalmaz. Bu yüzden bu işin kaba olmayan usulleri üzerine hiç düşünmedim. Kırılmış olmalısın ve bu konuda üzgün değilim. Hayattaki en esaslı işbölümü olmalı bu: Aslında herkes sadece kendi kırgınlıklarına üzülür. Ve bence bu çok adil çünkü herkesin başına en az bir kere gelir. Misal ben. Çok kırılmıştım ve buna üzülürken bir tek ben vardım. Muhtemelen sen de kırdın birilerini ve tek başlarına inlediler. Farklı insanlarla denkleştiriliyor aşkta adalet.
Neyse... Birini sevmemin bu kadar kolay olacağını ben bile tahmin etmezdim. Kendime, kendimden beklemediğim hareketler çekecek kadar gençtim. Çekinmeden çektim, kolayca sevdim. Ha bi de çokça...
Şimdi genç sayılmam. Bunun konuyla esaslı bir ilgisi olduğu belli fakat bu konuda konuşmak istemiyorum. "Genç sayılmamak"ta konuşmak istemediğim bir sürü şey var ve bunun artık genç sayılmamamla ilgisi yok. "Yaşlılık"ta, konuşmak isteyeceğimi bildiğim bir dünya şey var ki bunun yaşlılık halinin net ve muayyen oluşuyla ilgisi çok.
Ortalar ve ortalamalardan, hakkında konuşamayacak kadar midem bulanıyor. Ve geçiş dönemleri beni çileden çıkartıyor. Geçmesin; zıplasın, kırılsın, kopsun istiyorum. İstikrar dedikleri, bu kişiliksiz rutinde tanımlı çünkü. İstikrardan hazetmiyorum; kafamı karıştırıyor. İki kolunuzu tutuyor ve sizi adi bir suçlu gibi vasıfsız bir ortalamaya kelepçeliyor. Mıhlanıyorsunuz ve sadece mıhlanmış oluyorsunuz. Siz duruyorsunuz, sağınızdan solunuzdan hayat geçiyor. Karışamıyor ve dokunamıyorsunuz. Hatta anlamıyorsunuz. Zamanın geçtiğini uzayan saçlarınızdan çıkarıyorsunuz.
"Kopuşlarla ve o kopuşlarda yaşadığımı hissediyorum" dedim geçen bir arkadaşa. "Biliyorum, bas bas bağırıyorsun" demedi. Anlamamış olması anlatamadığım anlamına gelebilir fakat anlatamamış olmam halimin gerçekliğini değiştirmez. Bu yüzden şu arkadaşa anlatma detayını neden verdim, bilemiyorum.
Yaşadığınızı hissetmiyorsanız, yaşadığınız anlamına gelmez çünkü yaşadığınızı bilmek en fazla hayatta kalmanıza yeter.
Kafi gelmez.
Genç bir kadındım ve o vakit de bunu biliyordum. Hatırlıyorum.
Sonra üşenmeyip, oturup düşünüyorum...
Bu işte bir zorluk var, evet.
Sevmek kolay da sevmeye devam etmekte çok zorlanıyorum. Giriyorum da geliştiremiyorum; geliştirsem de sonuçlandıramıyorum. Sonlandırıyorum. Kopuyorum, kopuşuyorum. Kopuşuyoruz kendimle malum "biz"deki ben.
Allah belamı versin ki isteyerek yapmıyorum.
Aksine; istesem de yapamıyorum...

Ekim 27, 2012

Bundan ibaret...

Bazen olur böyle. Ağzın yüzün yara içinde serseri bir kederin göbeğinde bulursun kendini. Ben buldum. Yalnız keder o kadar serseriydi ki ciddiye alamadım. Hafif sanılmasın; değildi. Keder diplomatlık gibi bir şey değildir. Varlığı ciddiyetiyle ölçülmez. Varsa vardır. Bu yüzden kedere serseri demem aslında hiçbir anlama gelmiyor.

İşte oldu bütün bunlar. Gerçi pek bişey de anlatmadım. Anlatayım. Sokaklardan geçiyordum, hem de çok güzel içmiştim. O kadar içip o kadar güzel sokaklardan geçerken o kadar kederlenmek son derece gereksiz bir şeydi. Ben geçtim. Çok sayıda insanla birlikte. Ağzım yüzüm yara içinde.

İşte öyle geçerken benim zavallı aklım hep aynı yerdeydi. Kederli olmak bir bakıma insanın aklının hep aynı yerde olması anlamına gelir. Bir tür kilitlenme hali. Aklı heryerde olan kişi delidir ve delirmek çoğu zaman kederlenmekten iyidir. İnsanlar bence kafa dağıtmak için delirir. Zor bir şeydir. Ben deliremedim.

Aklım hep aynı yerde kaldı bir süre. Hala da orda. O sokaklardan geçerkenki gibi yani. Bugün geçtim. Hemen geçmesini bekleyemeyiz. Bazı şeyler zaman ister ve zaman sadece geçer. Bu yüzden bazı şeylerin zamana değil unutulmaya ihtiyacı vardır. Zaman herşeyin ilacı derler, büyük yalandır. Zaman böyle durumlarda sadece bir bağlaçtır.

Diyeceklerim var ve diyemiyor değilim. Öyle olsaydı havalı olurdu ama ben düpedüz eziğim. Yani bende öyle iş olmaz. Yani diyeceklerim yok. Bundan ibaret. Keder var az; bekleyince geçer. Daha önce de bekledim.



Mart 02, 2012

Deli sustu.


"Bu sığlık adamın boğazına yapışır" dedi.

Bir süpermarketin şarküteri reyonu için haylisinin haylinde bir cümleydi. Kim bu market dükü diye merakla dönüp çevreme baktım. Bebek arabasını ittiren hamile kadın eğer bu sıklıkta doğurmaktan delirmediyse, lafı edenin o olması olanaksıza yakındı. Yanisi, ittirdiği bebek arabası tıka basa bebek doluydu.

"Bu sığlık adamı solumaktan alır" dedi.

Taze annenin loğusalık sendromu onu değil beni etkilemişe benziyordu. Ses vardı, hatta konu da vardı ama konuya girenin kendisi noksandı. Eğer düşündüğüm kişiyse, bu noksanlıktan huylanırdı. Huylandı:

"Burdayım" dedi.

Sahiden ordaydı. Orası tam olarak bir süpermarketin şarküteri reyonuydu. Neyse, en azından bir hususun aydınlanması  içimi rahatlatmıştı. Absürd bir monologun aslında bir diyalog olduğu ve ne olduğunu anlamadan beni tarafı kıldığı gerçeğinin gerçek bir bahtsızlık oluşunu saymazsak... Sayılamayacak gibi olmadığının farkındaydım. Ama gene de saymadım. Bilirsiniz, şey gibi...

'"Talihsiz bir kazada beynim patladı ama plakayı aldım" hesabı... Hep böyledir. Plakayı almış olmanız kazayı talihli yapmaz. Talihsiz de yapmaz; o zaten öyledir. Kör bir Türk filmi karakteriyseniz durum farklı olabilir elbette, ama ekseriyetle olmaz. Ayrıca kör Türk filmi de olmaz. Kör talih, olur. Ve kazaya uğrayan kıçını da yırtsa  talihli sayılamaz. Beyin yahut kazanın neviine göre envai organınız patlar ve aldığınız plakayı sokacak o kıç bir türlü bulunmaz. Hepsi bu kadar... Bulduğunuzu varsayarsak, plakayı sahibinin kıçına sokmanız da bi naneye yaramaz; faydası ancak apandisit kadar- yani yeteri kadar faydasız. 
Bu yüzden trafik kazalarında adli yollara başvurmak en doğrusu diye düşünüyorum. Hala yaşıyorsanız üç beş kuruş alır beyninizi toplatırsınız. Ya da nereniz patladıysa... Hadi ama, adil olmadığının ben de farkındayım fakat daha iyi bir fikriniz olmadığına bahse girerim.
Gelgelelim kalbi toplatmak konusunda nereye başvurmak gerektiğini inanın bilmiyorum. Bilmiyor oluşumun branşımla ilgisi yok; cehaletim, bu şekil bi branşın bulunmayışıyla ilgili. Bu yüzden bir işe yaramayacağını biliyor olsak da kalbi dağıtanın kıçına plaka sokmaktan başka çaremiz yok. İnsani olmadığının farkındayım ama kederli bir çaresizlikte insaniyet aramaya yeltenmeyeceğinize bahse girerim.
Var mısınız bayım?'
dedim.

Deli bu defa sustu.

Şubat 29, 2012

Naçizane.

Genjler,
Zenne adlı filmi izleyin derim.
We need to talk about Kevin adlı filmiyse illa ki izleyin.
Zenne ile We need to talk about Kevin'ı üstüste izlemeyin.
Zenne ile We need to talk about Kevin'ı üstüste izlediğiniz günü izleyen gün oturup tekrar We need to talk about Kevin'ı izlemeyin. Sakın.

Ocak 13, 2012

Hishhht, alo?

Veremediğim geçiçi rahatsızlık nedeniyle kimse rahatsız olmadı mı lan?
Verdiğim bu arada, Şişli'deki içkili bir mekanda oryantal olarak sahne almaya başladım. Buraya gelmiyonuz belki oraya gelirsiniz.
Allahsızlar! 

Aralık 09, 2011

Hoppaaaa!

Derken olaylar gelişmiş. Dışardakiler ateş filan yakmışlar, inanmazsınız, poşu bile takmışlar. İçerdekiler, hani var ya canım, bizim çocuklar, epey bi alın karışlamışlar. Tahliye olmuşlar. Yalnız dikkat; tahliye "edilmek" değil... Onlar ve binler aslında, o kadar çokmuşlar o kadar çokmuşlar ki duruşma salonlarına, cezaevi hücrelerine sığamamışlar. Taşmışlar, bir başka deyişle; tahliye olmuşlar...

Aralık 03, 2011

Piç.

Kumsaldaydık diye hatırlıyorum. Yanyanaydık. Elimi tutuyordun. Geceydi. Serin bile değildi. Ilık bir gecede denize karşı elele durmak bana pek akıllı işi gibi görünmedi. Elele tutuşmak, yani böyle gayesizce, henüz küçük bir kızken bile bana pek normal gelmezdi.

Mutlu görünüyordun. Gerçekten... Deniz kenarında amaçsızca elele oturmanın mutlu edebildiği insanlardan olmak istiyordum. Yani aslında ben de mutluydum. Felaket mutluydum hem de... Vay canına, çok mutluydum. Ama kahretsin, bi insanın, deniz kenarına kadar gelmişken ayaklarını bari suya sokmadan mutlu olabilmesinin de bir sınırı vardı. Öyle ya, bazen mutluluk, gerekenin yapılmasıydı.

Sense ellerinle ayaklarını ayırabildiğin ölçüde huzurluydun. Bana gelince, elim senin elinde iyiydi de, deniz şıpırdarken ayaklarımın hangi nedenle dışarda ve çoraplı olduğuna akıl sır erdiremiyordum. Gerçek şu ki, aşk için bütün vücudunu kullanman gerekir. Hem de aynı anda... Bir yerini bir diğerinden ayrı kılarak mutlu olabilmenin bir yolu yoktu. Vardıysa da ben bilmiyordum. Kumsalda suya sokulmamış ayaklar varken ellerimle seni değil kara deliği tutsam kar etmezdi;. bahis aşksa, o şey,  insanın her yanını mutlu etmeliydi. Ayaklarıma düpedüz acıyordum ve sırf şefkatimden, ellerimi ellerinden çekesim geliyordu. Çekemiyordum.

Aşıktım, olur böyle şeyler...

"Az suya girelim mi" dedim. "Üşürsün" dedin. Oysa birlikte girersek ikimiz de üşürdük. Üşümenin nesi kötü? Hele elimiz ayağımız böbreğimiz kulağımız, hepsi aynı anda üşüse... Sakınacak nesi var, birlikte üşüsek? Topyekün üşüsek? Üşürsün dedin ve bunun şefkatle ilgisi yoktu. Bunun aşkla da ilgisi yoktu. Bu allahın belası şeyin neyle ilgisi vardı?

Oturduk öyle bir süre daha. Artık elele bile değildik. Oturduk öyle ve bunun bizle bir ilgisi yoktu. Daha bi hayli şarap vardı. Hepsi buydu. Daha şarap vardı. Bu sirke gibi boku içmek için kumsala gelmek bana pek akıllı işi gibi görünmedi. Henüz küçük bir kızkenden beri bildiğim şey, insanların kıyılarda yapmaları gereken ilk işin ıslanmak olduğuydu. Çocuk kadar aklın olsa, yani yalnızca o kadarcık, ıslanmak seni bu kadar korkutmuyor olurdu.

Kumsaldaydık diye hatırlıyorum. Sanırım yanlış hatırlıyorum. Ama biliyorum, birlikte üşümek senin isteyeceğin türden birşey olmadı hiç. Piç.


Kasım 15, 2011

Mıh.

"Evladım, bir bakar mısın, bugün ayın kaçı?" dedi. Başta üstüme alınmadım zira o sesin, stüdyosal donanımları saymazsak, bana evlat diye seslenebilmesi mümkün değildi. Çünkü seslerin de egoları vardır ve belli ki bahsolunan benimkinden gençti. Stüdyoda olmadığımızı söylememe gerek yok.

"Bugün ayın kaçı?" diye yineledi. Bu defa üstüme alındım. Çünkü öyle anlar vardır ki sizi işaret eden hiçbir sesleniş içermese de size yönelen soruların size yöneldiğini anlarsınız. Bazıları buna alınganlık der. Bana sorarsanız, "sadece insan sıfatınızdan ötürü kimi soruların muhatabı olabilirsiniz ve hepsi bu" derim. Çünkü insan olmak, yeri geldiğinde, sahibi bulunulan addan kurtulmaktır. Doğrudan size yönelmemiş olsa bile sorulana kafa yormak, üste alınmaktır... Ama dikkat, "alınmak" değil.

Ben de bana yöneldiğini gösteren hiçbir emare bulunmamasına rağmen bana sorulan soruya kafa yordum. Peki tamam, yormadım. Evet, ayın kaçı olduğunu belirleyebilmemiz için takvim gibi icatlar var. Fakat lütfen bu tarihi icadın erdemli vicuduma gölge düşürmesine izin vermeyin, rica ederim. Zira hepimiz biliyoruz ki sorulan masraflı doku hipotezi olsaydı da tabiatım gereği soluğu kütüphanede almıştım. Çünkü insan olmak yeri geldiğinde bilmemektir. Ama dikkat, bilmemek değil öğrenmemek ayıptır.

"16'sı, dayı" dedim. Dememle dönmem arasındaki zamansal uyumu anlatmam mümkün değil, görmek gerekir. Ya da abartmayayım, anlatayım;  tam olarak o dediğimi derken döndüm. Bir de ne göreyim: Dayı dediğim adam benden en az 5 yaş gençti. Dahası, dayı dediğim adam kadındı. Üstelik afili sayılamayacak derecede fi tarihinden kalma bir ayakkabı boya sandığının arkasındaydı. Cevabi çıkışım karşısında şaşaladı. Hal bu iken şaşıranın o olması şaşırtıcıydı.

"16'sı" diye yineledim. Bu defa üstüne alındı. Çünkü öyle sorular vardır ki mühim olan tek şey herhangibir cevaptır ve sorduğunuz kişiden gelmemesi önemini kaybeder. Bazıları buna... İlla ki birşey der. Bana sorarsanız "öyle birşey olur ki, sadece insan sıfatınızdan ötürü takviminizi yitirmek isteyebilirsiniz ve hepsi bu" derim. Yitirmekse, allahın belası, kasten yapılabilemez bir şeydir.

"16'sı demek. 16 yıl oldu demek..." diyerek toparlanıp gitmeye hazırlandı. Toparlanırken söylediklerinin bana isabet etmediğini anlamıştım. Sanırım hiçbirşey demese de anlardım. Çünkü bu kadar keder bir yabancıyla ilgili olamazdı. Böylesi keder için birşey olması ve tarihin bir noktaya mıhlı kalması lazımdı. Gitmeye hazırdı.

Şaşırmadım. Çünkü takvim, en az bir ayının bir gününü hafızanıza kazıdığından emin olmadığı müddetçe unutulmayı kabullenmeyecek kadar adi bir yosmadır. Söylenenlerin artık size isabet etmediği yerse, ve hatta adınız söylense bile, tarihle hesabı süren bir insanın sizin insanlığınızdan da büyük ıstırabıdır.

Ekim 21, 2011

Kaybımız büyük.

Kahramanımız bir erkek... Yok yok, değil, bir kadın... Çünkü saçları uzun ve eflatuni bir ruj var dudağında. Camlar buğulu olduğundan renk net değil, rujlu olduğu kesin de rengi en yaklaşık tahminle eflatuni işte...

Yabancı yabancı bakıyor, acaba daha önce hiç metrobüse binmemiş mi? Oysa çalışan biri gibi, yani günde en az iki kere o lanet şeye binmeli. Bi dakika, yoksa o yabancılık fazla kalın çekilmiş göz kaleminden mi? İnsanın işten çıkış saatinde hala makyajlı olması mucizevi, değil mi?

Sarı saçları var.  Var mı dedim? Yanlış oldu, çünkü yok. Yani saçı var da sarı değil. Çünkü gözleri mavi. Çünkü çok güzel ama başka şekil. Sarı saç mavi göz ezberinde değil. Siyah gibi görünüyor, yani saçları diyorum, olsa olsa koyu kestanevi. Evet, öyle, çünkü dediğim gibi, camlar buğulu. Netsizlik benden ötürü değil; sebebi insan nefesi... Seçemiyor gözüm işte, tıpkı sizin de emin olmak için hala baktığınız gibi.

Kahramanımız aslında pek kahraman sayılmaz. Bilakis pek tedirgin, hep geçimli, tek kelimeyle naif. Cam ardından mümkün değil tabii de, ensesine vursak cüzdanını alırdık, kesin. Fakat biz öyle kimseler değiliz. Hem cezası da var. Ayrıca kız da kimseye böyle bir şey yapamaz. Hatta cezasız olsa da yapamaz. Bu yüzden onu bütünüyle anlamamız mümkün değil. Korkak bir iyilik ondaki. İyiliği yiyen bir korkaklık; korkaklık yüzünden bir iyilik belki. Onu  net bilemiyoruz çünkü dediğim gibi, camlar buğulu. En çok güne dayanıklı göz kalemini, eflatuni rujunu, sarı olmayan saçlarını seçebiliyoruz; hepsi bu.

Kahramanımız bir durakta iniyor, ya da biz öyle sanıyoruz. Bu, mmm, şey olacak..., köprüden sonraki ilk durak. Bilemedin ikinci. Çok çok üçüncü... Bir kaç ihtimal daha var ama onları da sayarsak boku çıkacak; saymıyoruz. Neticede inilen her yerin durak olduğunu biliyoruz. Devamı var, seziyoruz. Köprüden önce yahut sonra kaçıncı, bir süre sonra önemsemiyoruz. Fiil itibariyle bir süre duruyor ve sonra binerek devam ediyoruz. Atıydı, eşeğiydi; artık neye binildiğini iplemiyoruz. Binmek önemli oluyor, binilen yerin adını da, evelallah, biliyoruz.

Kahramanımız, iner inmez gözden kayboluyor. Ben kaybediyorum en azından, siz takip edebildiniz mi? Mavi gözlüydü, evet, inenlerin hiçbiri mavi gözlü değildi, evet. İnmedi mi, indiğini görmediniz mi, gördünüz mü, evet, ben de gördüm. İnerken gördüm de inenler arasında yoktu, siz gördünüz mü, hayır mı, ne tuhaf...

Sahiden çok tuhaf... Kahramanımız, bir durak var ise orada inmeliydi. Bir süre beklemeli ve tekrar binmeliydi. Hikayenin gelişi böyleydi ve ayrıca duraklar da bunu gerektirirdi. Kahramanımıza gelince; o, durakta buhar olacak cinsten biri değildi, bilakis, pek tedirgin, hep geçimli, tek kelimeyle naifti.

Bu kadar yumuşak başlı bir kahramanı bile bilemediğimiz bir durakta kaybettik. Zorunlu olarak bir hikayenin daha sonuna geldik. Sizinle hikaye mikaye de yazılmaz, el işte göz oynaşta... Gitti gül gibi kahraman.

E, esen kalın madem. Ya da kalmayın. Ya da kalın, banane.

Ekim 20, 2011

Çünkü bazen böyle olurmuştu.

Onu sevmem neredeyse sadece onunla ilgiliydi. Sevmenin öznesi ve sevmenin böylesi hiçbirşey değiştirmedi. Değiştirmesi gerekir miydi, belli değil. Çocukluktu onunki belki ve  belki benimki de öyleydi. Hepsi buydu belki, ve belki benim çocukluğum sadece daha sevecendi. Sebebi her neyse, onun sevilmekten anladığı, işte denildiği gibi, sadece sevilmekti. Sevmedi; ya da ne bileyim, sevemedi.

Benim böylesine sevmekten anladığım böylesine rahat söyleyememekti. Çünkü sevdiğiniz ölçüde söyleyebilmekten acizsinizdirdi. Onun sevilmekten anladığı sevildiği denli sevmemekti demek ki... Çünkü bazen böyle olur. Ya da o vakit öyle olmuştu. Sevmedi, sevemedi.

Onu sevmem sadece onunla ilgili gibiydi sanki. Tıpkı zaman zaman beni sevmesinin bütünüyle onunla ilgili olması gibi. Sevilesi olan oydu ve eğer seviyorsa da onun lütfu...  Tıpkı günün birinde onu terketmem ve terkedişimin neredeyse sadece onunla ilgili olması gibi. Terketmemi hükümsüz kılacak kadar acil bir terkediliş gibi... Bir terkedişin bal gibi terkediliş olduğunu bilmeme rağmen, resmen, bir suçlu gibi.

Çünkü bazen böyle olur. Çünkü o vakit öyle olmuştu. Ne önemi var derseniz, yok, nihayetinde  sadece bir hikayeydi, geçmiş zamandı, ve hatta zamanı da geçmişti. Tezatlık şu ki, bazen bazı şeyler hiç gitmezdi... Geçmişte kalsa da, geçmiş zamanın  kesinlik bildiren geniş zamanlı hikayeleri olabilirdi. Olmuşluğu yok değildi. Olmuşluğu vardı. Olurdu. Olur.

Çünkü bazen böyle olurmuştu.

Eylül 11, 2011

Deli, dedi: ... -5-

Yanıma oturdu. Bunu garipsemeyi aklıma dahi getirmedim, başka boş yer yoktu. Şunu garipsemeyi akıl ettim; dimdirek bana bakıyordu ve sanki bunu yaparken gözlerini değil de dilini kullanıyordu. Organların asli görevleri dışındaki etkinlikleri tedirgin edicidir. Birinin sizi gözleriyle soymasının elleriyle soymasından yahut vakadaki gibi size diliyle bakmasının gözüyle bakmasından daha ürkütücü olduğu açıktır. İşte bu yüzden bazı bakışlar vardır ki bakmayı kesse de bi kelam etse dersiniz. Ben de tam olarak bunu yeğliyordum ki konuştu:
"Bazen bazı şeyler cidden garip. Hayli ve cidden, garip. Ayçiçeğinin, çekirdeğindeki selenyum maddesinden zerrece haberinin olmaması mesela, çok garip. Nerdeyse hamile bir kadının ilk üç ay hortum gibi kusması kadar garip. Hamile değilim ve bazen bazı şeyler hamile olmamamdan daha garip" dedi.
Hepsini bir çırpıda dedi.
Erkekti.
Bazen bazı şeyler cidden garipti. Bir dizi bakıştan, seri saçmalarla konuşulmasını yeğleyecek kadar tedirgin olmak hakikaten garipti. Yahut garibanlığa yakın bir talihsizlik haliydi. Malum ki bakılmaktan ölen görülmemişti fakat bu konuşma az daha devam ederse beni öldürebilirdi. İsabetsiz tercihlerim benim tarihimdi ve tarih en azından kişisel bazımda tekerrürden ibaretti. Gerçi baz benimdi, kime neydi ama neyi yeğleyeceğim konusunda aşırı bir başarısızlık sergilediğim kesindi. "Sergilemek" de amma müstehcen bi fiildi. Böyle şeyler düşünüyordum. Belli ki düşünürken dur kalkla kalkmış midemi kullanıyordum. Buna rağmen o anda hangi organın neyi yanlış yaptığı konusunda onunla yarışamazdım. Az önce diliyle bakan o değilmiş gibi bu kez de diliyle nişan alıyordu. Çünkü işte aynı mesele, tetiği çeken parmaksa sorun yok da dilin parmak gibi davranması sersemletiyordu. Sersemletiyor. Sersemletir.
"Sersem seni" dedi.
"Sersem" dedi. "Bu kez bir hikaye yok, sadece sarhoşum."
Öyle dedi.

Temmuz 15, 2011

Deli, dedi: ... -4-

Sonra işte kapı çaldı. Duymazlıktan gelmenin imkanı yoktu, zilin sesi açtırıcı ölçüde tırmalayıcıydı. Hala da öyle, gelirseniz kayıtsız kalamam. Neyse, açtım. "Çayın var mı" dedi ki yoktu. Yani vardı da kuruydu. Alım gücü endeks şeysine gelmediği de kesindi, niyeti belliydi; durumun idrakındaydım ve haliyle, kuru çayı vardan saymadım. Çay var demedim. Yok da demedim. Bira vardı, desem tam sırasıydı, ıslak ve gazlıydı.
Öyle dedim.
Eyvallahı hazırdı.
Girdi.
Oturdu. "Aç bi bira" dedi. Hakkı vardı, kapıdan sonra bi biranın lafı olmazdı; açtım.
"Ne bu hüzün yüzündeki" dedi. Soru o kadar zeminsiz ve zamansızdı ki, böyle durumlarda en münasip tavır cevap vermektir. Verdim. "Safra kesesi" dedim. Sonra düşündüm, keşke rüşeym deseydim, daha güzeldi. Serbülent de iyi olurdu esasen, demesi çok şenlikli. Ama bilirsiniz, tanımadığınız insanlarla bir anda sıkı fıkı olmak doğru olmaz ve gevezelik etmek sıkı fıkılık gibi birşeydir. Ben de fazla ses etmedim. O arada, yani sıkı fıkılık müessesesini düşünürken aklıma "fıkıh" geldi; allam ne kadar genizliydi...Karşıma çıkan ilk zeminsiz ve zamansız soruya bu cevabı vermeye karar verdim.
"Ne bu hüzün yüzündeki" diye tekrar etti. Sanırım tanımadığı insanlarla münasebet konusunda benimle aynı fikirde değildi.
"Hüznü yüzüme kitlemek isterdim, oysa aklı olan heryerim acıyor benim" dedi. Evet, deliydi.Bilirsiniz işte, aklı akıp heryerine nüfus etmişti.

"Aklı olan heryerim acıyor benim" dedi.